En Son

ikinci sayısıyla sizlerle…

Reklamlar

dibe düşen notlar

*Son zamanlarda yine kabuslarla uyanır oldum. Küçüklüğümden beri süre gelen rüya problemlerim tekrar baş göstermeye başladı. Çoğu sabah kan ter içinde ya da ağlayarak uyanıyorum. Rüyalarımda hep korkularımla yüzleşiyorum. Bilinçaltı dedikleri bu olsa gerek. Öyle korku filminden fırlamış saçma sapan yüzler, karabasanlar değil gördüklerim. Beni çok derinden yaralamış olaylar farklı varyasyonlarla karşıma çıkıyor. Yahut başıma gelse deliye döneceğim şeyler. Ama rüyalardan öte şunu fark ettim ; benim asıl korktuğum “cümleler” varmış bu hayatta. Duymaktan pek de hazzetmeyeceğim sıradan cümleler. Söylendiğinde asla sıradan durmayacaklar oysa… İşte bu cümlelerin dudaklardan çıkması an meselesi. Kimin, ne amaçla söylediği önemli değil. Öyle sözler yapışmış ki beynimin kıvrımlarına, duymasam da hissedebiliyorum yaklaştığını… Yaklaşıyor ve ben kulaklarımı kapatıyorum. Yaklaşıyor ve ben bir şarkıya giriyorum. Hızla geçip gitsin diye… Bir nevi bekleme halindeyim…

“-Şüphe insanı kemirir.”

*Konuşmayı özledim. Hiç susmadan, dolu dizgin konuşmayı. Ama yapamıyorum. Unuttum gibi de değil gibi de. Garip. Plan yapmadan konuşurdum eskiden. Patavatsız konuşurdum. Nefessiz konuşurdum. Kısacası düşünmeden konuşurdum. Şimdilerde konuşmak yerine sadece düşünüyorum. Söyleyeceğim şeylerin sırası bile belli artık. Sıra bana gelince de susuyorum. Sadece “ne yapayım, iyiyim işte” çıkıyor ağzımdan. Dona kalıyorum. Rutin, basit, önemsiz şeyler aslında istediğim. Dolabım kırıldı mesela bunu anlatmak istiyorum. Okumayı söken çocuğun gözlerindeki şevkle heceleyerek, parmakla takip etmek sonra da tökezleye tökezleye okumak istiyorum beynimdekileri. Ama ben sadece “ne yapayım, iyiyim işte” diyebiliyorum. Çünkü sonrası yok. Sonrasına gerek yok. Sonrasını zaten istemiyorlar. “Sonrası olmasın ne olur, konuşma.” diyorlar. Aslında demiyorlar. Ama duyuyorum… Yani… Bir nevi bekleme halindeyim.

“-Sabır taşı derler. Sabır derler. Taş derler. Çatlar günün birinde.”

*Faranjit oldum. Olmuşum. Olduğumu düşünüyorum. Daha doğrusu İzmit’te oturduğumuz civarda herkes faranjit. Dibimizde bir sağlık ocağı var. Kimi, ne zaman öksürük tutsa, boğaz ağrısı vs herkes aynı doktora görünüyor ve doktorun salt cevabı “faranjitsin sen!” oluyor. Baş ağrısıyla giden herkes de sinüzit burada. Gitmeden teşhisi koyar olduk biz de. Faranjit oldum ben. Eminim. Süregelen bir öksürük, gıcık dediğimiz hani. Geçmiyor. Konuşurken, konuşmazken, gülerken hatta uyurken… Bol su içiyorum şu sıralar. Bir nevi bekleme halindeyim.

“-Bizim de sularımız gidebiliyormuş. Öhm (sahici öksürük)”

*Evimin belli köşelerinde amaçsızca birikmiş eşyalar var. Birbirinden alakasız, birbirinden farklı zamanlarda yan yana konmuş şeyler. Ama inatla kaldırılmıyor. Çünkü yerleri yok. Bir süreden sonra da göze batmaz hale geliyor. Artık onların yeri orası oluyor çünkü. Salondaki sehpanın üstü misal. Tahtadan yapılmış oyuncak bir yılan, kırmızıya boyanmış bir kozalak, üzerinde maskot olan bir çöp ve birkaç tel toka. Evi toplarken bile onları yan yana koyuyorum. Çünkü düzeni ben oluşturdum farkında olmadan. Normalde de böyle değil midir zaten? Neden ve ne sebepten yaşamımızda durduklarını bilmediğimiz çoğu insan… Gitseler bir boşluk olmayacak belli, ama pek bir eğreti dursalar da kaldırıp atamıyoruz onları çünkü artık göze görünmüyorlar. Hem yok gibi hem var gibi. Mutfak masasının yanında duran küçük bir mum, İspanyolca konuşma kılavuzu, rulo kağıt havlunun atılmayan kartonu, telefon kabı, iki tel toka… Birbirinden habersiz, oldukları yerdeler. Başka bir el değip düzeni bozacak günün birinde biliyorum. Yani… Bir nevi bekleme halindeyim…

“-Yerli, yerinde güzel. ”

*Benim tırnak makasına garezim var. Evet. Sebebi nedir asla çözemedim. Bu da yetmezmiş gibi hayatıma ne kadar erkek girdiyse arkadaş, sevgili, babam dahil herkes günün birinde mutlaka benden tırnak makası istemiştir. Ben yanında tırnak makası taşıyan insanlardan olamadım. İşin komik tarafı yanında tırnak makası taşıyan insana da hiç rastlamadım. Üstelik yanımda tırnaklarını kesen insanlardan da hep çekinmişimdir. Hatta hafiften korkarım da. İçinde keratin olan her şey tek başına ürkütür beni. Saçlar ve tırnaklar ne kadar önemliyse dış görünüşte, tek başlarına birer pisliktirler aslında. Saç yumağı ve tırnak parçaları. Bir düşünsenize. Bence korkunç. Ama ne kadar erkek tanıdıysam hepsi için kutsaldır o tırnak makası. Adeta taparlar. Oysa benim kanayan yaramdır, bilmezler. Tırnak makasına inat tırnak yemem beklenirdi ya şimdi bense ısrarla uzatıyorum tırnaklarımı. Yani… Bir nevi bekleme halindeyim.

“Ben sahafın ortasında tırnak kesen kadın gördüm ve oturup ağladım.”

*Bi’ derdin mi var diye soruyorlar, cevabı pek umurlarında olmasa da. İnsanların umurlarında olmamak güzel. Çünkü zaten kimse kimsenin umrunda değil. En azından yapmacık olmuyorlar. Ama kendimi umursuyorsam eğer ve, evet, kendime soruyorsam “derdim ne?” diye, “benim kendimle derdim ne?” diye düşünüyorum önce. Derdim, çok fazla dert dinlemek sanırım. O kadar çok dert dinledim ki şu sıralar, kendimi Yeşil Yol’daki ConKafi (bir şarap markası) gibi hissediyorum. Etrafımda hiç mutlu insan yok bunu gördüm, hayvanlar bile mutsuz. Dert, tasa, kaygı, telaş. Çok ağır şeyler dinliyorum. Cevabımsa sadece “Anlıyorum.” oluyor. Kim kimi gerçekten anlıyor ki acaba. Anlamıyorum. Anlayamam. Çünkü Belki onları ben yaşasaydım kaldıramazdım. Herkesin acı limitleri farklı oluyor. Ve çoğu insan birbirinin hayatına seninki de dert mi diye bakıyor. Acının sınırları olamaz. Her insan kendi hayatını yaşıyor. İsyan da mübah, dertlenmek de, susmak da… Ben anlatmayı unuttum. Çünkü dertlerin bile bir kıstası var artık. Dertlerin en büyüğünü yaşadığını düşünen insan bir diğerine acısıyla ezici üstünlük sağlıyor. İlginç. Artık mutluluklarımızı değil acılarımızı yarıştırır olduk. O yüzden sadece susarak dinliyorum şimdilerde. En ağırı da elden bir şey gelmemesi. Başkalarının üzüntüsüyle kendini heba edenlerdenim. Gereksiz bir huy. Ve onlara ulaşıp, çare bulmanın tek yolu da sanırım rüyamlarım oluyor. İşte başa döndük. Bilinçaltıysa bilincimin altını üstüne getiriyorum ben de. Ve sonuç olarak içten gelen dışavurum. Ama şu bir gerçek ki boğazıma kadar dolmuş durumdayım. Kendimi unuttum. Conkafi misali öyle bir kusacağım ki bir gün… Yani… Bir nevi bekleme halindeyim.

“-Aradığınız kişi şu anda başka biriyle görüşüyor. Lütfen bekleyiniz…”

Dıtdıtdıtdıt…

 

Pia

“bakabilsek utanacak, duyabilsek ağlayacaktık…*”

bir ülkeye gözlerini açmak ilkin. kendi çocuklarına kurşun sıkan ülkelerde; sus payıdır ödenen tarihsel bedeller: kurtuluş savaşları, lozanlar, kıbrıs çıkartmaları.. sen yokken verilmiş savaşımlara, sen yokken peydah olmuş sorunlara açarken masum gözlerini sen, sıkıntılarını unutturur kimilerine harcanan bebek yüzün, sıkılır yanağın, okşanır çenen anne-baba teyze-hala kucaklarında. insan sıkılır sonunda her güzellikten, senden de sıkılır büyüklerin büyüdükçe sen. geçim sıkıntısı da büyür büyüdükçe sen. sıkıntılar da artar. çocuk azarlarını, dayaklarını doğurur büyüklerin sıkıntıları. burukluğu doğurur azarlar ve dayaklar. kırgınlığı doğurur burukluklar. susmayı öğretir kırgınlıklar. intiharlara hüzünlü çocuklar büyütür suskunluklar…

alkole bulanmış sitemlerin gereksizliği ve çaresizliği, cehalet duvarının her gün biraz daha hayattan soğutuşu insanı, ölümcül mutsuzlukla çuvallayışların yılgınlığı, harcanan milyonlarca hayatın; küçük çocukların yüzlerini her geçen gün biraz daha hüzünlü kılması, vesaireler, vesaireler.. her gün böyle bir dünyaya açılan gözlerde mutluluk arama hakkını kendisinde bulabilen insanlar kimler? güne sıcak bir merhabayla başlayabilenler bize kimlerin bir şakası? susmaktan başka bir şey gelmezken elden niye sustuğunu sormak farkındalıksızlıktan başka nedir? susmak da bir duruş değil midir bu hayatta?..

biz büyüdük ve kirletti dünya, kirleterek susturdu dünya. susturulduk. ağzımızı açtırmaya hiçbir bıçak cesaret edemez artık.

henry

*Yüzde Yüz/süzlük Yeni Bir Yüz Artık – Yılmaz ODABAŞI

Sal’ın(cak)

“İşte bir soru!
Okurken elinde tuttuğu; okumaz, gene elinde tuttuğu
“Önce hep gece vardı” diyen bir kitapla
Biz buna bir sorunun sınırsız gerilimi diyoruz
Diyoruz; çünkü o kadın
Ne yapsa, neye uygulansa
Bir aralıktır şimdi dünyada
Bir aralık, bir aralık!
Yıllanmış ağaç kabuklarında bir yara
Bir geçit, bir su akıntısı, bir bıçak izi
Ve batık gemilerden şimdiye arta kalan
Bir batışın korkunç, ama hiç bitmeyecek izlenimi
Tanrım ona bir salıncak!
Bir gidip bir geliversin diye boşlukta
Umutla, erinçle, tutkuyla
Kendine kendine kendine katlanarak
Hani görmeden daha, bilmeden darıldığı kendine
Tanrım
Ona bir salıncak!”

Edip CANSEVER

“Gök(yüzü)”





Bu gök(yüzü) fazla derin ve derin’e
saklanmış yüzü’n iç’inden çekip çıkamadığın…
ayaklarını yerden kesseler çocuk, tutsalar ellerinden…
ve nefesini bıçakla kesen bir rüzgar olup yitsen boşlukta.
ha desem düşecek gibisin. sakın düşme ben  tutarken ellerinden.
ben çoktan düştüm!
ve da yine ayrı yazıldı…
pia

Öldürebilirsiniz!


“Parantezin içindeki çizgi
Ne varsa orda
Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
Ne varsa orda.

O şimdi kitaplarda
Bir çizgilik yerde hapis,
Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
Öldürebilirsiniz.”

Behçet Necatigil

Okudukça tükeniyoruz belki de, okudukça tüketiyoruz yalanları. Ve düşündükçe ölüyoruz biraz daha… Düşünmek acı veriyor zira gerçek daha bir gerçek görünüyor o zaman… Yavaş yavaş çürüyoruz. Yavaş yavaş… Açık vermeden.

Yine de;

“Yetti okuduğun. Artık yaz. Yaz, alemdeki son imzan kelime olacaktır zira. Güçlü olsan da yaz zayıf olsan da.”

Murat UYURKULAK

Ner’de kalmıştık…

Bir başlangıç yapmıştık bundan aylar önce… Hava’ya savurmuştuk cümlelerimizi, şimdiyse Civa’nın damarlarınıza işlemesini istiyoruz… Susalım o halde, kelimeler öldürsün.

Daha önce Hava Cıva’ya rastlamayanlar için söyleyelim derdimizi…

Hava Cıva Fanzin, düşlerin dışavurumu olup, “gerçek”  hayata yansıma niteliği taşır. Birkaç sayfaya sıkıştırılmış, dudaklardan dökülmeye hevesli, karalanmış cümleler… Sonrası iyilik, güzellik…


Hava cıva vaatlerdi bizimkisi, asla tutamadığımız.

Ve naylon dünyalara hapsedilmiş bir yaşam…

Israrla okumuyor, yok farz ediyor, susmayı tercih ediyoruz.

Düş deyip, düşleyip de içine saklandığın her dünya için,

Bir renk tut, sana dair. İzin verme, patlamasın balonlarımız…